Ravien Dravenor

Brumwood’un sisle örtülü vadilerinde, orta hâlli bir ailenin tek çocuğu olarak doğdu Aderia. Kasabanın üzerini örten çam ağaçlarının uğultusu, onun beşiğine karışan ilk ninnilerdi.

Henüz yedi yaşındayken babası, günümüz şifacılarının bile adını anarken tereddüt ettiği bir lanete yakalandı:
Ruh Soğuran — eski element büyülerinin bozulmuş bir artık izi.

Bu lanet, genellikle hatalı büyü çemberleriyle temas edenlere bulaşırdı; görünür bir yara bırakmaz, fakat kişinin içindeki ışığı yavaşça söndürürdü. Aderia’nın babası, kasabanın dışında bulunan eski bir ritüel alanında odun keserken tesadüfen bu çembere adım atmış ve uyuyan laneti uyandırmıştı.

Günler geçtikçe gözlerindeki parlaklık soldu, sesi yankıdan bile ince bir fısıltıya dönüştü. Şifacılar, ritüel ustaları, hatta kasabanın yaşlıları bile laneti durduramadı; çünkü Ruh Soğuran, kurbanın ruh özüne tutunan bir gölgeydi.

Sonunda bir sabah, Brumwood’u kaplayan sis gibi sessizce yok olup gitti — ne bir çığlık, ne bir ışık, yalnızca Aderia’nın avuçlarında kalan soğuk bir boşluk…

O kayıp, küçük kızın dünyasına çöken ağır bir perde oldu. Bir zamanlar neşeyle dolan ev, ağır bir büyünün gölgesine büründü. Aderia o günden sonra konuşmadı; basit bir yas değil, sanki dilini bile o lanetin karanlığıyla mühürlemişti.

Panatham’ın Kadim Seçimi

Her yıl, Panatham Büyü Akademisi krallığın dört bir yanına haber vermeden yayılır, on yaşına gelen her çocuğu Kutsal Element Taşları ile sınardı. Bu seçim, bir çocuğun kaderini belirleyen anlardan biriydi.

O yıl Brumwood’a gelen eğitmen, sıradan biri değildi.

Thareon Rhyss.
Panatham Akademisi’nin müdürü…
Ateş elementinin yaşayan en kudretli ustası…
Ve kaderi okuyabilen adam.

Adı, uzak dağ köylerinde bile saygıyla anılırdı; çünkü Thareon yalnızca yetenekli çocukları değil, tarihin yönünü değiştirecek ruhları bulmakla tanınırdı.

Tüm Elementlerin Uyanışı

Aderia, Brumwood ile Zawfix arasında kalan eski element alanına vardığında, kimseden özel bir beklenti yoktu. Sessiz bir kız… sıradan bir aile… küçük bir kasaba.
Bu alan, yüzyıllardır çocukların kaderini belirleyen taşların sıralandığı kutsal geçitti; yaşlı ağaçların arasından sızan ışık, taşların üzerindeki eski runeleri güçsüzce parlatıyordu.

Ama Aderia avucunu kutsal taşlara uzattığı an, birden:

Ateş taşı alev aldı.
Alevler kızıl danslarla havayı yarıp döndü.

Su taşı titredi.
Taşın üzeri anında sisle kaplandı, damlalar Aderia’nın eline doğru aktı.

Rüzgâr taşı uğuldadı.
Meydandan geçen rüzgâr, sanki sadece onun etrafında dönüyordu.

Toprak taşı inledi.
Ayaklarının altındaki yer, derin bir nabız gibi attı.

Tüm elementler—
aynı anda
aynı çocukta
uyanmıştı.

Alanda yer alan insanlar bir adım geri çekildi. Çocuklar korkuyla fısıldaştı. Anneler dualar mırıldandı. Yaşlılar taş kesildi.

Thareon’ın gözleri büyüyen dehşet ve hayranlıkla parladı.

Bin yılda bir… Sonsuz Mana…” diye fısıldadı.
Bu yalnızca bir tespit değildi; bir kehanetin sesiydi.

Aderia’nın taşıdığı güç, Neten’in kurucu kralına ait olduğu söylenen, tarihten silinmiş kadim bir armağandı.

Panatham’a Giden Yol

Aderia, Thareon tarafından yalnızca bir öğrenci olarak değil, neredeyse kaderin teslim aldığı bir emanet gibi Panatham’a götürüldü.
Yaşadığı kasabanın dar patikalarından çıkıp krallığın kalbine doğru ilerlerken, her adım Brumwood’un hikâyesinde yeni bir kırılma çizgisi çiziyordu.

Çünkü o günden sonra Brumwood, sakin bir kasaba olarak değil,
“Sonsuz Mana’nın uyanışına tanıklık eden yer” olarak anılacaktı.

Panatham’a vardıklarında şehrin gürültüsü, büyü asalarının cızırtıları, havada dolaşan mana kokusu Aderia’nın dünyasını baştan sona değiştirdi.
Akademinin beyaz taş merdivenlerinden çıkarken, meraklı gözler hemen ona çevrildi.

Thareon’un yanında yürüyen bu köylü kız kimdi?

Soyluların Kibirli Gülüşleri

Panatham’ın soylu çocukları, yeni gelenin kökenini öğrenir öğrenmez fısıltılar kesildi, yerini alaycı bakışlar aldı.
Altın işlemeli pelerinleri, kristal tokalı bastonları, mücevherli saç bağlarıyla süzülen bu öğrenciler için Aderia:

Ucuz kumaşlı kıyafetleriyle bir yabancı, sınıfı “kirleten” bir köylü kızdan ibaretti.

Koridorlardan geçerken omzuna çarpan omuzlar, arkasından duyduğu fısıltılar, küçümseyen kahkahalar…

Ama hepsini sessizce kabul etti.
Sessizliği ilk kez bir savunma değil, bir duruş oldu.

İlk büyü dersinde, eğitmen Damirel tüm öğrencilere dönerek bir element çağırmaları gerektiğini söyledi.
Soylular sırayla gösterişle ateş kıvılcımları, küçük su halkaları, zayıf rüzgâr dokunuşları ortaya çıkardı.

Sıra Aderia’ya geldiğinde sınıfın içi fısıltılarla doldu:

“Yapamaz.”
“Köylü işte.”
“Belki biraz rüzgâr çıkarır hepsi bu.”

Aderia avuçlarını yavaşça açtı.

Daha sonra…

Ateş… Rüzgâr… Su… Toprak…
Hepsi aynı anda hayat buldu.
Alev kıvrılarak yükseldi, su havada dans etti, rüzgâr saçlarını hafifçe savurdu, toprak derinden yankılandı.

Sınıf sessizliğe gömüldü.

Damirel’in sesi titredi:
“Neten aşkına doğruymuş…”

O sırada soylu çocuklardan biri şaşkınlıkla sordu:
“Bu… nasıl yaptın?”

Aderia başını kaldırdı…
ve Brumwood’dan beri söylemediği ilk cümleyi o gün, o sınıfta kurdu:

“Bilmiyorum. Sadece… geldi.”

O an herkes şunu anladı:

Aderia yalnızca bir öğrenci değildi.
Büyünün sınırlarını genişletecek kişiydi.

Kral’ın Görevi: Yeşil Ejderhanın Avı

Kral Neredon, soyluların bitmeyen fısıltılarını susturmak ve Aderia’nın gerçek gücünü kendi gözleriyle görmek için ona zorlu bir görev verdi:

“Kayıp topraklarda dolaştığı söylenen yeşil ejderhayı bulacaksın.”

Bu görev, kimsenin isteyerek üstlenmediği bir sorumluluktu.
Kayıp topraklara gönderilen keşifçiler ya geri dönemiyor ya da döndüklerinde gördüklerini anlatacak hâlde bulunmuyordu.

Aderia yola çıktığında karşısına çıkan şey efsanelerdeki kadar ihtişamlı değil, daha çok sessiz ve karanlık bir gerçeklikti:
Çökmüş kuleler, eski savaşların izleri, yıllardır dokunulmamış bir doğa… ve bu sessizliğin içinde gizlenen bir tehdit.

Fırtınalar içinde ilerledi, ürkütücü ormanların içinden geçti, geceleri ay ışığında kendi adımlarının gölgesiyle baş başa kaldı.
Her adımında, bu görevin bir güç gösterisinden çok daha fazlası olduğunu hissetti.

Ejderha ile karşılaştığı an, beklediği gibi bir efsanenin ihtişamı değil;
eski, yorgun, fakat hâlâ tehlikeli bir varlığın ağır nefesiyle karşılaştı.

Savaş kısa sürdü ama hafife alınacak türden değildi.
Aderia, yeteneğinin sınırlarını ilk kez gerçekten zorladı.

Sonunda ejderha yenildiğinde, Panatham’a ulaşan haber şaşkınlık yaratmıştı.
Haftalarca sarayda, akademide ve sokaklarda şu cümle dolaştı:

“Aderia, imkânsız sayılan görevi başardı.”

Bu zafer, onu bir anda efsaneleştirmedi; ama Kral’ın gözünde yerini sağlamlaştırdı.

Artık yalnızca yetenekli bir öğrenci değil,
Kral’ın Özel Büyü Muhafızı
— krallığın en hassas görevleri için çağrılan güvenilir bir büyücüydü.

Category:
Date: